Bizim oralarda, küçük bir Anadolu köyü işte, köy odasında, özellikle uzun kış ya da ramazan gecelerinde, yatsı ya da teravih namazını beklerken, büyüklerimiz, söyleşirler, "seyrelti" denilen Hz. Ali cenklerini bir okuyandan dinlerler, zaman geçirirlerdi.
Böyle yapınca da sevap işlediklerini sanırlardı.
Arada bir de köyde yaşanan güncel olaylara, gelişmelere söz gelir, onun üzerine yarı dedi-kodu denebilecek konular açılır, söyleşirlerdi.
Böylesi anlarda söyleşinin uygun yeri gelir, özellikle de, kendisine çok yararlı olacak yardımda bulunulur da, onun değerini bilmeksizin, yararlı kullanamayanlar söz konusuysa, genellikle yaşlılardan biri söze girer, anlatırdı.
Onlar "darb-ı mesel" deseler de, eskilerde yaşanmış bir değerbilmezlik örneğini anarlar, günümüzde de bu değerbilmezlik ya da nankörlüklerin sürdüğüne dikkat çeker, ders alınmamasına hayıflanırlardı kendilerince...
"Efendim zamanın behrinde(birinde), adam tutmuş, öksüzün eteğine(erkek çocukların da fistan giydiği yıllar olmalı) kavurga( kavrulmuş buğday) koymuş. Öksüz ne yapsa beğenirsiniz? Ayyy...! Şeyimi yaktı deyip yere dökmüş."
Bunun bir de tereyağlı olanını da anlatırlardı.
"Öksüze tereyağ veriyorsun, o da kalkıp şeyine sürüyor..."
Şu Cumhuriyete ve başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, kurucularına durmadan nankörce davrananları görüp izlerken hep bu çocukluğumun anlatıları yeniden düşüyor usuma...
Üstelik bizim "öksüzler" şimdi Cumhuriyetin kendilerine sunduğu olanakları kullanarak doruğuna tünemiş akbabalar...
"Devran böyle bir devran..."
Döner mi, dönmez mi bilmem...
Böyle yapınca da sevap işlediklerini sanırlardı.
Arada bir de köyde yaşanan güncel olaylara, gelişmelere söz gelir, onun üzerine yarı dedi-kodu denebilecek konular açılır, söyleşirlerdi.
Böylesi anlarda söyleşinin uygun yeri gelir, özellikle de, kendisine çok yararlı olacak yardımda bulunulur da, onun değerini bilmeksizin, yararlı kullanamayanlar söz konusuysa, genellikle yaşlılardan biri söze girer, anlatırdı.
Onlar "darb-ı mesel" deseler de, eskilerde yaşanmış bir değerbilmezlik örneğini anarlar, günümüzde de bu değerbilmezlik ya da nankörlüklerin sürdüğüne dikkat çeker, ders alınmamasına hayıflanırlardı kendilerince...
"Efendim zamanın behrinde(birinde), adam tutmuş, öksüzün eteğine(erkek çocukların da fistan giydiği yıllar olmalı) kavurga( kavrulmuş buğday) koymuş. Öksüz ne yapsa beğenirsiniz? Ayyy...! Şeyimi yaktı deyip yere dökmüş."
Bunun bir de tereyağlı olanını da anlatırlardı.
"Öksüze tereyağ veriyorsun, o da kalkıp şeyine sürüyor..."
Şu Cumhuriyete ve başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, kurucularına durmadan nankörce davrananları görüp izlerken hep bu çocukluğumun anlatıları yeniden düşüyor usuma...
Üstelik bizim "öksüzler" şimdi Cumhuriyetin kendilerine sunduğu olanakları kullanarak doruğuna tünemiş akbabalar...
"Devran böyle bir devran..."
Döner mi, dönmez mi bilmem...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder