"Adaletin gücü, güçlünün adaleti..." gibi tamlamaların sıkça yinelendiği günlerdeyiz...
"Adaleti, güç kimdeyse o belirler." diyenler bile var.
Ülkemizde AKP İktidarının kendisinden öncekileri de mumla aratan adaletsizlikleri öylesine bunaltıcı bir duruma geldi ki; uğruna bir "UZUN YÜRÜYÜŞ"e bile çıkıldı.
Ancak, bu konular tartışılırken, "adalet" kavramına ilişkin oldukça çarpık görüşler de ortalığa saçılıyor. Siyasal görüşlere, güç kullanım biçimlerine göre anlamı da değişirmiş gibi, adaletin temel anlamını unutturan bir algı oluşmaya başladı neredeyse.
Oysa, adalet insanlığın en eski uğraş alanlarından biridir ve binlerce yıldır uğruna sayısız insanın kanı dökülmüş, can alınmıştır.
Adalet kavramı gerçek/demokratik anlamını buluncaya dek, yaşam ve devlet biçimleri de büyük değişimler geçirmiştir.
Adalet gerçek anlamını, öyle çok eski dönemlerde kazanmış da değildir. Büyük ölçüde, kişisel ya da sınıfsal iktidar yapıları, toplumun geniş kesim ve sınıflarının katılımı ve onayıyla oluşmaya yüz tuttuğu aşamalarda gerçek anlamına ulaşmıştır.
Elbette, adalet güç ürünüdür. Ancak, bu güç, sanıldığı gibi, ne kişisel, ne kesimsel ne de sınıfsal bir güçtür.
Adalet, iyi insanların vicdan sesi de değildir aslında.
Adaletin dayandığı güç büyüdükçe, hak koruyuculuğu da gelişebilmiştir.
"Adalet" denilen, herkesin hakkını ve tüm haklıları koruma olarak anlamlandırılmakta, anlaşılmaktaysa, dayandığı güçlerin en büyüğü olan, toplumun ortak kararlılığıdır.
Gücünü bu ortak kararlılık ve beklentiden alabildiğin de tecelli edebilmektedir...
Kısacası, aslında Adalet de kuralları, yapısı, işleyişi ve oluşumu bir toplumsal sözleşmeyle oluşmuşsa güçlüdür.
Bireysel, kümesel ya da sınıfsal güçlerin istemlerine göre düzenlenmiş "adalet" zaten adalet değildir...
O, dayatmadır, zorbalıktır...
"Adaleti, güç kimdeyse o belirler." diyenler bile var.
Ülkemizde AKP İktidarının kendisinden öncekileri de mumla aratan adaletsizlikleri öylesine bunaltıcı bir duruma geldi ki; uğruna bir "UZUN YÜRÜYÜŞ"e bile çıkıldı.
Ancak, bu konular tartışılırken, "adalet" kavramına ilişkin oldukça çarpık görüşler de ortalığa saçılıyor. Siyasal görüşlere, güç kullanım biçimlerine göre anlamı da değişirmiş gibi, adaletin temel anlamını unutturan bir algı oluşmaya başladı neredeyse.
Oysa, adalet insanlığın en eski uğraş alanlarından biridir ve binlerce yıldır uğruna sayısız insanın kanı dökülmüş, can alınmıştır.
Adalet kavramı gerçek/demokratik anlamını buluncaya dek, yaşam ve devlet biçimleri de büyük değişimler geçirmiştir.
Adalet gerçek anlamını, öyle çok eski dönemlerde kazanmış da değildir. Büyük ölçüde, kişisel ya da sınıfsal iktidar yapıları, toplumun geniş kesim ve sınıflarının katılımı ve onayıyla oluşmaya yüz tuttuğu aşamalarda gerçek anlamına ulaşmıştır.
Elbette, adalet güç ürünüdür. Ancak, bu güç, sanıldığı gibi, ne kişisel, ne kesimsel ne de sınıfsal bir güçtür.
Adalet, iyi insanların vicdan sesi de değildir aslında.
Adaletin dayandığı güç büyüdükçe, hak koruyuculuğu da gelişebilmiştir.
"Adalet" denilen, herkesin hakkını ve tüm haklıları koruma olarak anlamlandırılmakta, anlaşılmaktaysa, dayandığı güçlerin en büyüğü olan, toplumun ortak kararlılığıdır.
Gücünü bu ortak kararlılık ve beklentiden alabildiğin de tecelli edebilmektedir...
Kısacası, aslında Adalet de kuralları, yapısı, işleyişi ve oluşumu bir toplumsal sözleşmeyle oluşmuşsa güçlüdür.
Bireysel, kümesel ya da sınıfsal güçlerin istemlerine göre düzenlenmiş "adalet" zaten adalet değildir...
O, dayatmadır, zorbalıktır...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder