Bu kez öğleden önce indim Kızılay'a...
Güvenparktaki çiçekçilerden bir kırmızı karanfil istedim. "Çelenklerde kullandığımızdan karanfil kalmadı ne yazık ki..." dedi hemen hepsi...
Yürüyüp gidecekken, en sondaki genç çiçekçi, arkamdan seslendi. "Amca, çelenkten bir tanesini senin için söküyorum." deyip bir kırmızı karanfili süsleyip verdi.
Sanki anlamıştı neden "kırmızı karanfil" istediğimi...
Yürüyerek, Emekli Sandığını, Genel Kurmay Başkanlığını geçip o kavşağa ulaştım. Trafik düzenli akıyordu artık bulvarda. Ama "Merasim Sokak" girişi çevik kuvvet kümelerince kuşatılmıştı.
Bulvarı geçip yaklaştım.
"Nereye?" dedi genç bir polis.
"Oraya karanfil bırakacağım." dedim.
"Yasak. Kimse alınmayacak." dedi...
"Ben bu karanfili oraya bırakacağım. Onun için çıkıp geldim evimden." dedim.
"Öyleyse, şu ilerdeki sivil giyimli amirimizden izin istemelisiniz." dedi.
Yaklaştım amire, "Karanfil bırakmaya geldim." dedim.
"Kimsiniz? Hangi kurumu temsil ediyorsunuz?" dedi nedense.
Sorusuna biraz şaşırsam da, "Kendimi, Yurttaş, Emekli Öğretmen Feyzi Coşkun'u temsil ediyorum." sözcükleri dökülüverdi ağzımdan.
"Kimseyi almıyoruz." dedi kararlıca.
Sokak girişi, beyaz brandayla kapatılmış, patlama yeri görünmüyordu. Brandanın önüne de çelik bariyerler yerleştirilmişti.
Ben de kararlıca, "Bu karanfili bırakmadan gitmem." dedim.
Kavşağın orta refüjüne kümelenip yerleşmiş TV muhabirlerinin, kameramanların ayırdına zaman vardım.
Yerlere oturmuşlar, ayaklı kameralarını sokak girişini görecek yönde kurmuşlar. Bekleşiyorlardı.
Çok geçmeden amir yanıma yaklaşıp "Kararlısınız yani. Karanfili koyacaksınız." dedi,
"Evet. kararlıyım. Koyuncaya dek beklemeyi düşünüyorum." dedim.
"Peki. Benimle gelin." deyip önümden yürüdü. Sokak girişini kapatan brandanın alt köşesini kaldırdı ve içeriye girdi. Ben de onu izledim.
"Uygun bir yere bırakın." dedi.
Sokak kaldırımını izleyen ve askeri lojmanları çevreleyen duvarın üstüne bırakmayı uygun buldum ve kırmızı karanfili bıraktım.
Patlama yerine hızla bir göz attım. Temizlenmiş, hiç bir iz bırakılmamıştı o alçak saldırı kalıntılarından. Sanki yıkanmış gibiydi sokağın o bölümü.
Dönüp çıktık hemen.
Genç güzel bir kadın, mikrofonu dayayıverdi ağzıma brandanın arasından çıkıverince. Hemen ardında da bir kamera bana yönelip gözünü dikmiş duruyordu.
"Karanfil bıraktığınıza göre, aralarında yakınınız vardı sanırım." dedi haberci kadın. Mikrofonda da, kamerada da TRT yazdığını gördüm o ara.
Şaşırmıştım. Alışık da değildim öyle mikrofona, kameraya filan konuşmaya.
"Hepsi yakınımdı." dedim. Bir an şaşırdı verdiğim yanıta.
"Nasıl yani?" dedi.
"Hepsi yurttaşlarımızdı. Yurttaşlıktan daha büyük yakınlık mı var? En çağdaş yakınlık yurttaşlıktır. Daha ne kadar yakınım olsunlar?" dedim.
Söylediklerime ben de biraz şaşırmıştım doğrusu.
Gözleri açılarak ve pek fazla bir şey anlamadığını da anlatan bir yüz ifadesiyle "Teröre lanet olsun mu diyorsunuz?" dedi.
"Öncelikle burada alçakça yitirdiğimiz yurttaşlarımızı saygıyla ve ışıklarda uyumaları dileğiyle anıyorum. Yaralı olanlara tez ve tam sağlık diliyorum. Bizim de başımız sağolsun." dedim.
"Başka söylemek istediğiniz var mı?" deyince de, "Terörü lanetlemek, yitirdiklerimizi anmak yetmiyor. Önlemek gerek. Bir daha olmasına izin vermemek gerek." dedim ve yürüdüm.
Kızılay'a nereden, nasıl döndüm doğrusu anımsamıyorum
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder