İlk üç sınıfı eğitmende okumuştuk. 27 mayıs Devrimi olunca da okulumuz 5 yıllık ilkokula dönüştürülmüştü. Ama öğretmen atanamayınca, eğitmenimiz 4. Sınıfı da okuttu.
O yılın sonunda bir öğretmen atandı köyümüze. Günal Güngör.
İncecik, uzun boylu, kıvır kıvır saçlı, siyah bıyıklı, kot pantolonlu ve ayakkabılarının topuğuna basan bir genç adam. Ankara Hukuk fakültesini bitirmiş, İzmirliymiş. Babası ilköğretim müfettişi, annesi ortaokul öğretmeniymiş. Avukat olacakmış da, askerliği aradan çıkarıp öyle mesleğine başlamak istemiş. “Yedek Subay Öğretmen” olarak bizim köye atanmış…
Okulumuzu 1948’de köylümüz yapmış. Çifteler kursunu bitirmiş eğitmenimiz de o yıl köyümüzde göreve başlamış. Okulumuz, genişçe bahçesinin kenarları kavaklarla çevrili, taş duvarla kuşatılmış, bir bölümü köy çeşmesinin ayak suyuyla sıkça suladığımız sebzelik, bir köşesinde kerpiç duvarlı üstü açık tuvalet, giriş kapısı sırıklardan çatılmış, ince ve uzun kavaktan bayrak direği olan bir yapı…
Ders aralarında ve eğer, sığır, koyun gütmüyor, tarlada çalışmıyorsak, tatillerde, köşe kapmaca, çelik-çomak, aragitti, birdir bir, arı vız vız… oynadığımız eğlence yerimiz.
Dinsel bayramlarda da topluca en yaşlıdan başlayıp sırayla el öpülerek bayramlaşılan, evlerden gelen en güzel yemeklerin, baklavaların, çeşit çeşit tatlıların yer sofralarında yenildiği, sonunda uzun uzun duaların edildiği, köy zenginlerinin havaya savurduğu boyalı şekerlerin köy çocuklarınca kapışıldığı kutlama alanımız…
Yedek Subay öğretmen 4. Sınıfı yeniden okutacakmış. Eğitmen de yeni yazılanları. İlçe eğitim yöneticileri öyle istemişler. Öğretmen dersleri kırk yıllıkmış gibi işliyor. Ama bize yeni oyunlar da öğretiyor. Kum havuzu yaptık. Uzun atlama yapıyoruz. Direk ve sırıklarla yüksek atlamaya başladık. Tahta tekerlekli arabalar yapıp Topraklık Tepesinin yamacından aşağı yarışlara giriştik.
Öğrencilik her gün eğlenceye dönüştü bize. Çok mutluyduk.
Bir sonbahar günü uzun boylu, mavi gözlü, sürekli gülümseyen, paçaları bağlı, yünlü kalın kumaş pantolonlu, beli kemerli ceketli olan, yakışıklı mı yakışıklı bir adam geldi. Öğretmenimiz, saygıyla karşılayıp odasına götürdü onu. Bir süre sonra da sınıfımıza geldiler birlikte. Hepimizin gözü uzun ve yakışıklı adama çakılmıştı. O nereye kıpırdarsa, kafalarımız da, gözümüz de o yana kıpırdıyordu. O yine hep gülümseyerek, sınıfın tahtasına, kapısına, pencerelerine, duvarlarına göz atıyor, sıra aralarında geziniyor, arada gelip geçerken de kimimizin başlarına dokunuveriyordu.
Sonra, tek tek kaldırıp sorular sordu. Yanıtlar aldı. Bazılarımıza Türkçe kitabından kısa kısa parçalar okuttu. Bir kaçımızı tahtaya kaldırıp matematik problemi çözdürdü. Beklediği yanıtı verenleri, düzgünce okuyanları, problemi doğru çözenleri alkışlattı. Bazılarımıza adımızı, baba-ana adlarımızı sordu. Köyümüzde nelerle geçinildiğini, kimin öküz, koyun kuzu güttüğünü, kimin tarlada orak biçtiğini, kimlerin düven sürdüğünü, kaç kardeş olduğunu sordu…
Beni de tahtaya kaldırıp iki kere matematik problemi sordu. Türkçe kitabından da bir parçayı arkadaşlarıma göre daha uzunca okuttu.
Ders bitince, biz bahçeye çıktık. Onlar yine öğretmenimizin odasına geçtiler.
Ders arası her zamankinden uzun sürdü.
Bir ara öğretmenimiz beni çağırdı yanına ve “Babanı çağır, buraya gelsin.” Dedi.
Köyümüzde bir düğün vardı o günlerde. Köyün erkekleri de köy odasındaydı. Babam da oradaydı elbet. Koşarak gidip okula çağırıldığını söyledim. Biraz telaşlandı. Sanırım bir yaramazlık yaptığımı düşünüyordu. Arada bir dönüp sertçe bana bakıyor, ama bir şey de söylemiyordu şimdilik.
Okula gelince ben bahçedeki arkadaşlarımın yanına döndüm. Babam da şapkasını çıkarıp eline alarak, öğretmenimizin odasına girdi.
Şöyle böyle bir saate yakın bir zaman geçti. Babam, öğretmen ve yakışıklı uzun adam birlikte çıktılar. Neredeyse okul bitiş saati gelmişti. Babam, eğilerek ellerini sıktı ve “Bana müsaade.” deyip evimize doğru yöneldi. Uzun yakışıklı adam da, öğretmenimizle ayaküstü bir süre daha görüştükten sonra, el sıktı ve bahçe kapısına yürüdü. Öğretmenimiz de bir süre yanında yürüyüp bahçe kapısına varınca, hafif eğilerek “Güle güle gidin.” dedi ve döndü.
Yakışıklı uzun adam çantasını sallayarak köyün aşağı çıkışına yürüdü. Yönüne bakılırsa, çok yakınımızdaki Satılar Köyüne gidiyor olmalıydı.
Biz, öğretmenimizin el işaretiyle sınıfa yöneldik. Sessizce yerlerimize oturduk. Öğretmenimiz önce odasına girip çıktı. Sonra da sınıfa gelip masasının önüne yaslandı. Kollarını kavuşturdu. Sanki ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi bir süre hepimizi süzdü. Sonra, gülümseyerek, “O adam müfettişti. Bizi denetlemeye gelmişti. Adı da Fakir Baykurt.” dedi.
Biz ilk kez duyuyorduk Fakir Baykurt adını. Ama, adından çok, başka bir merak almıştı hepimizi. “Madem müfettişmiş, bir sürü soru sordu, yanıt aldı. Peki nasıl bulduki bizi? Beğendi mi, beğenmedi mi? Öğretmenimize ne dedi?”
Öğretmenimiz bizi meraktan kurtardı. “İyi buldu sizi. Bazılarınız soruları yanlış yanıtladınız. Bazılarınız okumakta zorlandınız. Ama çoğunuzu beğendi. Bana da bazı uyarılarda bulundu. Önerileri oldu. Beklediğinden daha iyi yetiştiriyormuşum sizi. O yüzden de kutladı. Şimdi ben de sizi kutluyorum beni utandırmadığınız için. Haydi şimdi paydos…” dedi.
Hemen toparlanıp evlere doğru koşuşma hazırlıkları başlarken, öğretmenimiz bana “Feyzi sen bekle.” dedi. Beni bir kuşku aldı ki sorma gitsin. “Acaba ne kusurum oldu? Yoksa babam tatsız bir söz mü etti onlara? N’oldu acaba?”lar uçuşup durmakta kafamda.
Herkes dışarı çıktığında, öğretmenimiz hem kapıya doğru yürüdü, hem de benim omzumdan tutup “Bak Feyzi Müfettiş seni çok beğenmiş. Güzel okumanı, matematik problemini çabucak çözmeni, arkadaşlarına göre kendine güvenlice konuşmanı… O yüzden babanı çağırtıp ona ilkokulu bitirince seni öğretmen okuluna göndermesini söyledi. Uzun uzun, hem ailenize hem de sana çok yararlı bir iş yapmış olacağını anlattı. Ama baban gönderemeyeceğini söyledi Müfettişe. Sen okulun bitince onun işlerine yardım edecek en büyük çocukmuşsun. Dört gözle o günleri bekliyormuş. Sen gidersen, öteki küçükler büyüyünceye kadar yalnız çalışmaktan imanı gevrermiş. Ben de Müfettiş gibi babana göndermesi için çok şey söyledim. Hem de gönderirse çok yardımcı olacağımı da. Ama nuh dedi, peygamber demedi. Müfettiş de, ben de üzüldük. Şimdi senden bir şey isteyeceğim. Eve gidince olup bitenleri ve bu söylediklerimi annene anlat. O belki babanı bu işe inandırır. Hadi bakalım, şimdi doğru eve.” dedi.
Çok canım sıkılmıştı. Anamdan ben de umutluydum öğretmenim gibi. O ne yapar eder babamı inandırırdı bu işe. Ama ya inandıramazsa…
Evimizin okulun iki adım ötesiydi. İki bir düşünürken kendimi evde buldum.
Babam, benden önce anama anlatmış olanları. "Gel kuzum yanıma" dedi. Ben de bez çantamı direğe asıp usulca yanına sokuldum. Şöyle sıkıca kucakladı. Başımı göğsüne bastırıp öptü. "Akıl küpüm. Müğeddiş bek beğenmiş seni. Okudun bu çocuğu demiş. Heç merak itme sen. İneemi satar okudurum ben. Yeter ki sen gayretli ol e mi?"
Dünyalar verilmiş gibi sevindim.
Okul bitince, öğretmenim benim için Hasanoğlan sınavına başvurumu yapıvermiş Kalecik'te.
İlköğretim Müdürü Fahri Topsoy sınava girecekler için kurs açacakmış orada.
Kör Hüseyin'in oğlu Osman da girecekmiş sınava.
Kursa birlikte katılmak için komşu köyün traktörüyle Kalecik'e gidecektik. Anam saç çöreği yaptı epeyce... Koca bir çıkına sardı. Şöyle küçük bir torbaya da toz şeker koyup ağzını sıkıca bağladı. 20 gün sürecek kursun azığı hazırdı.
Kalecik'e varınca, bağevine göçmüş birinin evi tutuldu. Ziraat Şoförü olan Sadık Dayım vardı nasılsa. Başımız sıkışırsa o bize yardım ederdi herhal...
Benim saç, Osman'ın tava çöreği ile şeker şerbeti her öğünümüzün baş ve tek yemeğiydi. Ara sıra köyden Kalecik'in Salı Pazarına gelen köylülerimiz, kendileri için getirdikleri azıklarından yarısını bize bırakıyorlardı.
20 gün çabuk geçti. Köy Enstitüsü çıkışlı Muzaffer Erdoğan, Seyit Karcı öğretmenler bize Türkçe, Matematik, Tabiat Bilgisi, Tarih ve Coğrafya konularını yutturdular sanki...
Kursun son günü ev sahibi kira parasını istemeye geldi. Ama yanımızda hiç para kalmamıştı. "Siz bilirsiniz. Ya ödersiniz ya da sizi buraya kilitlerim. Vermeden çıkamazsınız. Bir çaresini bulun." dedi. Gerçekten de kapıyı kilitleyip gitti...
Dışarı çıkamıyorduk. Nasılsa birilerine sesimizi duyurur, Sadık Dayıma haber ulaştırırdık. Ama, asıl sorun bir süre sonra çıktı. Çişimiz gelmiş, sıkışmaya başlamıştık. Tuvalet bahçenin öteki ucundaydı. Dışarı çıkamazsak, evin bir yerini kirletmek zorunda kalabilirdik. Bu da çok ayıp olurdu. Artık bunaldığımız bir sırada, yine sahibi bağevine göçmüş komşu evin balkonunun bizimkine çok yakın olduğunun ayırdına vardık. O balkona en yakın pencereden atlayıp geçtik. Balkon direğinden kayarak onun da bahçesindeki tuvalete ulaştık. İşimizi görüp aynı yoldan eve dönüp beklemeye başladık.
Akşam olmak üzereydi ve biz yarın sınava girecektik. Oysa eve hapsedilmiş bekliyorduk.
Sanırım hava kararmak üzereyken ziraat dairesinden geldiğini sandığımız adamlara seslenerek, durumu anlattık. İçlerinden genç olanı geri gönderdiler. Bir süre sonra Sadık Dayım göründü. Ama bize bir şey söylemeden hızlı hızlı geçip gitti. Şaşkınlıkla beklerken, yanında ev sahibiyle dönüp geldi. Kapı açıldı. Sadık Dayım "Tamam siz işinize bakın. Dersinize çalışın. Yarınki sınavı düşünün. Hadi bakalım." deyip döndü gitti.
Biz o gece ders çalışamadık elbet. Erkenden de yattık. Sabah gün doğarken uyanıp son saç çöreğiyle şeker şerbetli kahvaltımızı yaptık ve sınavın yapılacağı Cumhuriyet İlkokuluna gittik.
Öteki köylerden ve Merkezden katılanlarla birlikte yaklaşık 50-60 kişiydik.
Sınav soruları "klasik" denilen açık uçlu sorulardandı. 80 soruyu yanıtlayıp çıktık.
Kurs öğretmenlerimiz sınavda da görevliydiler. Çıkarken ellerini öpüp sağolmalarını diledik. Ayrılıp köyümüze yine traktörle döndük.
Bir süre sonra sınavı kazandığımızı duyurdular.
İkinci sınav Eylül ortalarında Hasanoğlan'da yapılacakmış. Yine bir salı günü pazara giden traktörle Kalecik'e gittik. Hasanoğlan'daki sınava girecek herkes Cumhuriyet İlkokulu'nda toplanmıştı.
Öğretmenim, yaz tatiline giderken, trenle indirimli gidebilmem için bana "sülüs" denilen indirim belgesi çıkartmış İlköğretim Müdürüne bırakmıştı.
Başımızda Muzaffer Erdoğan ve Seyit Karcı ile bazı arkadaşların babaları vardı. Bizi onlar götürüp gelecekti. Gece Sadık Dayımın konuğu olduk. Sabah erkenden tren istasyonunda buluştuk. Zonguldak'tan gelen posta trenine bindik. 3-4 saat süren yolculuğumuz Hasanoğlan İstasyonu'nda bitti.
Okul yoluna yöneldiğimizde karşımızda "Atatürk İlköğretmen Okulu" yazan bir giriş kapısı olduğunu gördük.
Girdik ve bugünlere geldik.
Düşünüyorum ki, Cumhuriyet, Köy Enstitülerini kurunca köylüye ve köy çocuklarına cansuyu olmuş.
O cansuyu Fakir Baykurt ve arkadaşlarını yetiştirmiş. Öğretmen olmuşlar. Onlar da Cumhuriyetin can suyunu bizim köye, bana, benim gibilere taşımışlar...
Yaşasın Cumhuriyet!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder