Yaşım 20 ve ilk görev yerim Çamlıhemşin’in Topluca köyü idi. Orada tanıdım Mehmet Ali
Parlağı Hocayı. Benim için, hızlı bir delikanlı gelmiş köye, yeni öğrencilikten kurtulmuş
kanı kaynayan genç bir delikanlı demişti belki ilk tanıdığında. Ben bir genç öğretmen o
ise koca burnu, açık alnı, dalgalı saçları ağzında piposuyla bir bilgeydi. Halk Eğitim
Merkezi müdürlüğü yapmış, 12 Eylül darbesiyle görevden alınmış, kendi köyüne
öğretmen olarak verilmişti. O gün bu gün hep bu dağ köyünde yaşamış, bulunduğu
çevrede hep aykırı yapısıyla tanınmış ama hep sevilmiş ve hep saygı duyulmuştu.
Zamanın ötesinde, bulunduğu çevrenin ise çok çok ötesinde yaşamıştı hep. Çevresi
onunla sohbet etmekten hep keyif alırdı ama, o hep yalnız mıydı onu hiçbir zaman
bilemek mümkün olmadı.
Dağlara, yaylalara âşıktı. İlk fırsatta Çamlıhemşin’in yaylalarına çıkardı. Ağustos ayında
kar hikâyelerini ondan dinlerdik. Hep bulutların üzerinde olmanın hazzını, bulutlara
yukardan bakmayı anlatırdı bize. Bir de rakıyı severdi. Susuz içerdi rakıyı. Sadece bir iki
damla su damlatırdı rakısına. Biz bir anlam veremezdik buna. Ya hiç koyma, ya da koy
derdik suyu. O ise su damlalarının oluşturduğu beyazlığı dağların zirvesine çökmüş
dumana benzetirdi.
Okul hafta sonu tatili olduğunda zaman zaman birlikte gittiğimiz Niko’nun Yeri vardı. Bu
ismi biz koymuştuk oraya. Fırtına deresinin kenarında bir tatlı su gözesinin etrafında
bulunan tarihi taşlardan esinlenmiştik bu adı koyarken. Ağaçlık ve taşlık bir alandı. Bazen
rakımızı ve ince belli çay bardaklarımızı alır oraya giderdik. Yağmur çiselerdi çoğu
zaman, ıslanırdık ama orada olmak ve hoca ile dolu dolu sohbet hoşuma giderdi. Bir de
her Cuma öğleden sonra bizi bekleyen Sabahattin’in lokantası vardı. Lokantanın
Çamlıhemşin’in tek caddesine nazır, köşe masası bizim için hazırlanırdı. Okul çıkışı
köyden 5 km yürüyerek gelirdik buraya. Dağdan aşağıya inerdik, geri çıkışını hiç
düşünmeden koşa koşa, kıvrım kıvrım yollardan inerdik. Sabahattin bizi karşılar, önce
yemek yerdik. Sonra gece yarısına kadar sohbet ederdik. Sohbetimize zaman zaman
ilçenin öğretmenleri, esnaf, köylüler vs. de katılırlardı. Geniş bir masa olurdu o masa. Bir
süre sonra, köye dönmemize yakın, masamıza Kadir Dayı gelirdi. Kadir dayı kamyon
şoförüydü. Sohbetimize katılır, gecenin bir vakti indiğimiz yoldan ama bu sefer kamyonla
geri dönerdik. Koca kamyon o halde nasıl giderdi o yollara nasıl sığardı, nasıl dönerdi
kıvrım kıvrım yollardan hala anlamam. Dahası Kadir Dayı o halde o kamyonu nasıl
sürerdi? Bazen Kadir Dayı olmazdı. Karda kışta indiğimiz yoldan yürüyerek tekrar köye
çıkardık. 5 km dikine yol yürüdükten sonra ne midemizde ne yediğimiz kalırdı ne de
içtiğimiz öylece Topluca Köyüne ulaşırdık.
Ben 4 yıl görev yaptıktan sonra ayrıldım köyden. Bir süre sonra o da emekli oldu. Ama
yayla aşkı, dağ aşkı, birde rakı aşkı bitmemişti. Hep bildiği gibi yaşadı. Hep aykırıydı
yaşam tarzı ama hep saygı duyulan bir insan oldu.
Bir gün bu güzel insanın, bu bilge kişinin öldüğü haberini aldım. Dün hiç bir şeyi yok,
dimdik doktora gidiyor, hasta olduğunu öğreniyor, bu gün de maalesef ölüyor.
Ben ise hep Çamlıhemşin’e oğlumla birlikte gitme planları yaparken Mehmet Ali Hocasız
plan yapmadım. O hep bizi karşılayacaktı ve hep orada olacaktı. Yine sohbet edecektik,
yine Niko’nun Yerine gidecektik, yine yaylalara çıkacaktık, yine bulutlara yukarıdan
bakacaktık, yine Ağustosta kar toplayacaktık…
Anlaşılmaz bir şekilde yoksun artık Hocam. Fırtına dersi, yağmurlar, yürüme patikalar,
yollar, karayemişler, ormanlar, yaylalar, dağlar, sensiz ve koskoca sen kadar eksik artık
Karadeniz. Erken olmuştu Hocanın ayrılışı. Ama her zamanki gibi bize bir gerçeği
hatırlatmıştı en acısından…
O yaz Karadeniz gezimi öte bir zamana erteledim. Ne kadar ötelesem de hiçbir şey
eskisi gibi olmayacaktı biliyordum. Şairin dediği gibi “hayat kısaydı ve kuşlar uçuyordu.”
Parlağı Hocayı. Benim için, hızlı bir delikanlı gelmiş köye, yeni öğrencilikten kurtulmuş
kanı kaynayan genç bir delikanlı demişti belki ilk tanıdığında. Ben bir genç öğretmen o
ise koca burnu, açık alnı, dalgalı saçları ağzında piposuyla bir bilgeydi. Halk Eğitim
Merkezi müdürlüğü yapmış, 12 Eylül darbesiyle görevden alınmış, kendi köyüne
öğretmen olarak verilmişti. O gün bu gün hep bu dağ köyünde yaşamış, bulunduğu
çevrede hep aykırı yapısıyla tanınmış ama hep sevilmiş ve hep saygı duyulmuştu.
Zamanın ötesinde, bulunduğu çevrenin ise çok çok ötesinde yaşamıştı hep. Çevresi
onunla sohbet etmekten hep keyif alırdı ama, o hep yalnız mıydı onu hiçbir zaman
bilemek mümkün olmadı.
Dağlara, yaylalara âşıktı. İlk fırsatta Çamlıhemşin’in yaylalarına çıkardı. Ağustos ayında
kar hikâyelerini ondan dinlerdik. Hep bulutların üzerinde olmanın hazzını, bulutlara
yukardan bakmayı anlatırdı bize. Bir de rakıyı severdi. Susuz içerdi rakıyı. Sadece bir iki
damla su damlatırdı rakısına. Biz bir anlam veremezdik buna. Ya hiç koyma, ya da koy
derdik suyu. O ise su damlalarının oluşturduğu beyazlığı dağların zirvesine çökmüş
dumana benzetirdi.
Okul hafta sonu tatili olduğunda zaman zaman birlikte gittiğimiz Niko’nun Yeri vardı. Bu
ismi biz koymuştuk oraya. Fırtına deresinin kenarında bir tatlı su gözesinin etrafında
bulunan tarihi taşlardan esinlenmiştik bu adı koyarken. Ağaçlık ve taşlık bir alandı. Bazen
rakımızı ve ince belli çay bardaklarımızı alır oraya giderdik. Yağmur çiselerdi çoğu
zaman, ıslanırdık ama orada olmak ve hoca ile dolu dolu sohbet hoşuma giderdi. Bir de
her Cuma öğleden sonra bizi bekleyen Sabahattin’in lokantası vardı. Lokantanın
Çamlıhemşin’in tek caddesine nazır, köşe masası bizim için hazırlanırdı. Okul çıkışı
köyden 5 km yürüyerek gelirdik buraya. Dağdan aşağıya inerdik, geri çıkışını hiç
düşünmeden koşa koşa, kıvrım kıvrım yollardan inerdik. Sabahattin bizi karşılar, önce
yemek yerdik. Sonra gece yarısına kadar sohbet ederdik. Sohbetimize zaman zaman
ilçenin öğretmenleri, esnaf, köylüler vs. de katılırlardı. Geniş bir masa olurdu o masa. Bir
süre sonra, köye dönmemize yakın, masamıza Kadir Dayı gelirdi. Kadir dayı kamyon
şoförüydü. Sohbetimize katılır, gecenin bir vakti indiğimiz yoldan ama bu sefer kamyonla
geri dönerdik. Koca kamyon o halde nasıl giderdi o yollara nasıl sığardı, nasıl dönerdi
kıvrım kıvrım yollardan hala anlamam. Dahası Kadir Dayı o halde o kamyonu nasıl
sürerdi? Bazen Kadir Dayı olmazdı. Karda kışta indiğimiz yoldan yürüyerek tekrar köye
çıkardık. 5 km dikine yol yürüdükten sonra ne midemizde ne yediğimiz kalırdı ne de
içtiğimiz öylece Topluca Köyüne ulaşırdık.
Ben 4 yıl görev yaptıktan sonra ayrıldım köyden. Bir süre sonra o da emekli oldu. Ama
yayla aşkı, dağ aşkı, birde rakı aşkı bitmemişti. Hep bildiği gibi yaşadı. Hep aykırıydı
yaşam tarzı ama hep saygı duyulan bir insan oldu.
Bir gün bu güzel insanın, bu bilge kişinin öldüğü haberini aldım. Dün hiç bir şeyi yok,
dimdik doktora gidiyor, hasta olduğunu öğreniyor, bu gün de maalesef ölüyor.
Ben ise hep Çamlıhemşin’e oğlumla birlikte gitme planları yaparken Mehmet Ali Hocasız
plan yapmadım. O hep bizi karşılayacaktı ve hep orada olacaktı. Yine sohbet edecektik,
yine Niko’nun Yerine gidecektik, yine yaylalara çıkacaktık, yine bulutlara yukarıdan
bakacaktık, yine Ağustosta kar toplayacaktık…
Anlaşılmaz bir şekilde yoksun artık Hocam. Fırtına dersi, yağmurlar, yürüme patikalar,
yollar, karayemişler, ormanlar, yaylalar, dağlar, sensiz ve koskoca sen kadar eksik artık
Karadeniz. Erken olmuştu Hocanın ayrılışı. Ama her zamanki gibi bize bir gerçeği
hatırlatmıştı en acısından…
O yaz Karadeniz gezimi öte bir zamana erteledim. Ne kadar ötelesem de hiçbir şey
eskisi gibi olmayacaktı biliyordum. Şairin dediği gibi “hayat kısaydı ve kuşlar uçuyordu.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder